ÇOK GEZEN Mİ? ÇOK OKUYAN MI BİLİR? Değerli okurlarım, bu hafta sizlerle çok gezmiş, çok yaşamış insanların mı? Yoksa sürekli bir şeyleri okuyarak öğrenen insanların mı çok bildiğini konu alacağım. Şimdi bu soru, çok ucu açık ve kişiye göre göreceli bir konudur. Ancak, sonlara doğru bana göre hangi alternatif yada alternatiflerin doğru olduğunu ifade etmiş Çokyaşayan değil çok gezen bilir; atasözünü anlamı ve cümle içinde kullanmak. Ayrıca Açıklama ve kompozisyon yazmak. Çok yaşayan bilmez, çok gezen bilir. İnsanın bilgisi yaşıyla ölçülemez. Uzun bir ömür süren ama çevresinden hiç ayrılmayan kimselerin bilgileri de sınırlıdır. Oysa çok gezen, çok yer gören kimseler daha bilgilidirler. Çünkü onlar Münazarayapılabilir ama bilinmesi gereken ikisinin de bildiği kendisine göre çok fazla olacağıdır. Yıllar öncesinde bahsediliyor olsaydı kendi düşüncem gezenin bileceği olurdu. Günümüzde ise teknolojinin gelişmesi insanların en çok okuyan bildiğini gösterir. Çok gezen; Zamanının önemli kısmını yolculukla geçirir. Çok okuyan mı, gezen mi, söyleyen mi? Okumuş olmak bir zamanlar benim için çok şey ifade ederdi. Çok kitap okuyan insana hep ayrı bir ilgi duyardım mesela. Zaman, okuyanın değil okuduğunu özümseyen, onu hayatına katabilen insanın makbul olduğunu usul usul acıtarak da olsa gösterdi. by ozden. Çok Yaşayan Değil Çok Gezen Bilir Sözünün Anlamı, Çok Yaşayan Değil Çok Gezen Bilir ile İlgili Kompozisyon. Bir insanın bilgi sahibi olması çok yaşamasına bağlı değildir. Bir insan kendisini geliştirmediği, yeni şeyler öğrenmediği sürece ne kadar yaşarsa yaşasın bilgi sahibi olamaz. Bilgili olmak yaş Fast Money. 4. Sınıf Türkçe “Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?” konusunu gruplar oluşturarak tartışınız. konusunu kısaca ve uzun ele alacağız.“Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?” konusunu gruplar oluşturarak tartışınız. konusu ile ilgili kısaca bir yazı örneği ;Çok gezen bilir Bütün eserler seyyahlar tarafından bölgeleri gezerek ve gerekli olan araç ve gereçleri kullanılarak yazıldığı için çok gezen daha iyi okuyan bilir Tarih boyunca yazılan bütün eserleri kolaylıkla okuyarak bütün bilgileri elde edeceğimiz için çok okuyan daha iyi bilgi sahibi olur.“Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?” konusunu gruplar oluşturarak tartışınız. konusu ile ilgili uzun bir yazı örneği ;Çok gezen bilir Çok gezen elbette daha iyi bilgiler elde edebilir. Tarihte bizlere verilen bilgilerin bir çoğu bilim insanların ve araştırmacıların gezileri sonucunda elde ettikleri bilgiler sonucunda oluşmaktadır. Elde ettikleri bilgiler gezerek ve bunları kaleme almaları sonucunda oluşmaktadır. İşte bu nedenle çok gezen daima daha fazla bilgiler elde okuyan bilir Çok okuyan elbette daha fazla bilgi elde eder. Günümüzde geçmişte seyyahların ve bilim adamlarının kaleme aldıkları bütün bilgileri kolaylıkla okuyarak elde ederiz. Ayrıca buna ek olarak coğrafi, tarihi, eserlerden de yararlanarak kolay bir şekilde bütün bilgileri elde ederiz. İşte bu nedenle çok okuyan daha fazla bilgiler elde eder. “Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?” konusunu gruplar oluşturarak Hakkında Soru Sormak İster Misiniz ? Yorum ve Düşüncelerinizin Bizim İçin Ne Kadar Değerli Olduğunu Biliyor Musunuz ? Destek ve Yorumlarınız için Tıklayınız... KEKRE FERHAT CAN AĞUŞ ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ “... Kekre bir şey var bu havada ...’’ Son zamanlarda en yoğun şekilde yaşadığım hissiyatın tarifini Cemal Süreya’nın bu dizelerinde buldum. Evet, kekre bir şey var bu havada. Elle tutamıyoruz, gözle göremiyoruz belki ama hayatımızın her zerresine sirayet ediyor yayılıyor bu kekrelik. Bu durumun sadece tek bir nedenden kaynaklandığını düşünmüyorum fakat bu yazıda bu sebeplerden yalnızca biri üzerinde durmaya çalışacağım. Kitle iletişim araçlarının -şimdilik- sonuncusu olan internet ve özelinde sosyal medya bilgi dağıtım hiyerarşisini ve editoryal denetimi lağvederek herkesi bilgi kaynağı haline getirdi. Hal böyle olunca bilgi çağında olduğumuz söylemi bana çok akla yatkın gelmiyor. Çünkü bu merkezsizlik durumu, bilgiye ulaşmayı ne kadar kolaylaştırıyorsa doğru bilgiye ulaşmayı o kadar zorlaştırıyor. Ben bu durumu konuşabilen sağırların yarattığı bir kakafoniye benzetiyorum. Fakat buradaki sağırlar tam anlamıyla sağır değil, kulakları sadece beğenebilecekleri fikirlere açık. Yani akılcı kaygılardan uzaklaşıp, kanı, duygu inançlara teslim olduğumuz bu dönemde önemli olan paylaşılan bilginin doğru olması değil muhatabının hoşuna gitmesi. Popüler terimlerle ifade etmek istersek yaşadığımız dönem post-truth olarak adlandırılıyor. Bu terimin Türkçe çevirilerinden en çok hoşuma giden “hakikatin önemsizleşmesi” Yalın Alpay oldu. Gerçekten de hakikatin önemini kaybettiği, imajın, göze hitap ederliğin önemli olduğu çağımızı çok iyi yansıtıyor. İnternetin bize bilgi çağını yaşatacağı umudunun boşa çıkması gibi demokratikleşmeyi tabana yayacağı şeklindeki beklenti de bir hayal kırıklığı olarak tarihteki yerini almış gibi gözüküyor. İnternete hâkim olan sosyal medya şirketlerinin kâr güdüleri doğrultusunda -burada salt bu kişilerle ilgili ahlaki bir değerlendirmede bulunduğum düşünülmesin, sistemin kendisi daima daha çok kâr getirmeye koşullandığından uygulamaları da bu amaca hizmet edecek şekilde gelişiyor- muhatapla ilgili daha çok bilgi edinebilmek ve ona en çok beğenebileceği ortamı sunacak şekilde geliştirilen algoritmalar bizi yankı odalarına hapsediyor. Bu yankı odalarında önümüze hep beğeneceğimiz şeyler servis ediliyor. Adından da anlaşılacağı üzere, aslında kendimize sürekli kendi kusursuz fikirlerimizin yankılarını duyduğumuz alternatif bir dünya inşa ediyoruz. Bu ortamda pek tabii -aksi görüşlerle karşılaşmadığımızdan- fikirlerimiz keskinleşiyor. Hal böyle olunca artık bizim gibi düşünmeyenler karşıt fikirli olmaktan çıkıyor birer hasma dönüşüyor. Hem bu bahsettiğimiz durum hem de daha önce önce söz ettiğimiz akılcı kaygıdan uzaklaşıp kanı, duygu, inançlara teslim olma hali, demokrasinin karşısında yer alan popülizm, faşizm gibi akımlara rahatlıkla gelişebilecekleri bir zemin sunuyor. Bu sınırlı yazıda böyle karmaşık bir soruna çözüm getirmek gibi bir iddiam yok. Fakat en azından şunu söyleyebilirim ki yukarıda bu soruna karşı tavrından söz ettiğimiz kapitalist mantıktan bu soruna bir çözüm beklenemez. Son zamanlarda sosyal medya uygulamalarının yöneticileri bu durumla ilgili pişmanlıklarını dile getiriyorlar. Fakat özeleştiri yalnızca yanlış yaptık demek değildir. Bu yanlışı çözebilecek derinlikli bir çözümü de sunması gerekir. Ben bu kimselerden sınıfsal pozisyonları gereği böyle bir tavır beklemiyorum. Ayrıca sosyal medya ile ilgili düzenlemeler yapılırken internete erişim hakkının günümüzde artık insan hakkı olarak kabul edildiğini gözden uzak tutmamak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü her ne kadar yukarıda olumsuzluklarından söz etmiş olsam da sosyal medya insanlara fikirlerini paylaşabilecekleri bir alan sunmaktadır. Sorun bu kazanımı koruyup bu alanları daha sağlıklı kullanılabilir hale getirmektir. Çok karanlık bir manzara sundum ve elle tutulur bir çözüm de önermedim. Fakat en başta atıf yaptığım şiirdeki şu iki dizeye daha değinmek istiyorum “Son kötü günleri yaşıyoruz belki İlk güzel günleri de yaşarız belki” Güzel günlere olan inancımızı salt bir duygu olarak değil bir bilinçli tavır olarak da sürdüreceğiz ve elbet o ilk güzel günleri göreceğiz. MEĞER BÖYLE VEFAT ETMİŞ MEHMET CAN KUYUCU BEYKENT ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ Âcib Bey öleli iki gün oluyor. Anadolukavağı havalisinden işsiz, paspal, perişan gezen bir adamdı. Büyük bir roman tutkunuydu. Kitap çalan bir hırsız desem bu adama, herhalde gülersiniz. Hakkıâliniz var. Ayol, sirkate değer nice altın, para ve değerli taş varken hangi akl-ı kamil kitap aşırır? Neyleyelim harabe sarayı evinde bu sirkatten tamı tamına iki bin kitaplık muhteşem bir kütüphane meydana getirmişti. Bedavayı severdi. Bulursa çatlayana kadar yer, bulamadığı vakitler ise gizli hazinesinden üç beş kuruş midesinin cebriyle, homurdanarak harcardı. Onca garip etvara karşın bir huyu daha vardı ki gizli hazine muammasının cevabıdır. Âcib Bey, kafası daima yerde gezen biriydi. Neden mi? E olur da Anadolukavağı’nda birinin cebinden birkaç madeni para firar eder, doğrudan Âcib Bey’in hazinesine intikal etmelidir de ondan. İşsizlik içinde iş, ne hoş! Çoluk çocuğa karışmış biri değildi zavallı. Büyük de bir iddiası vardı “Adamakıllı beş yüz kitap devirmiş bir âdem için evlilik, zaman israfından başka bir şey değildir.” Kimse ciddiye almazdı Âcib’i ama onun bu iddiası, karısının hezimetine uğramış, başında tek saç kalmamış adamların nazarında bir hakikat timsaliydi. Birkaç gün evvelinde yine başı yerde gezerken yakaladım onu. Sohbete pek muvaffak olamıyorduk zira onun için mide gurultusu diye bir şey olmasa, firar eden paraların canı cehenneme! O bile zaman israfı idi. Kolundan çekiştirdim “Be adam, dur da iki kelam edelim, diyeceklerim var.” Homurtu ve tıslamalardan mürekkep bir cevap aldım. Yürümeye devam etti. “Ne diye yıllardır bu muhitte gezip duruyorsun? İstanbul’un taşı toprağı altındır, derler! Koskoca payitaht dururken üç beş garibin nasibinden çıkmış, çeyrek ekmek bile etmeyen parasını hangi akla hizmet arıyorsun?” Çok hikmetli bir söz duymuş gibi gözlerime baktı. Çatık kaşları yumuşadı ve ellerimi sıkıp fısıldadı “Sahi beyefendi, bu İstanbul dedikleri yer...” Bir müddet utangaç bir çocuk gibi dudaklarını ısırıp gözleriyle sağı solu dolaştı “Sahi taşı toprağı altın mıdır?” “Öyledir ya! Bak ben orada çalışırım. Yolum biraz uzundur ama kazancım yerindedir. Hem orada öyle çok insan var ki, değil yerde para bulmak, gökten Avrolar, dolarlar toplarsın.” Elbette Âcib Bey’e takılıyordum. Türk milletinin mazlum fertleri yiyecek ekmek bile bulamazken, nerede gezer Avro nerede gezer dolar? Hay aksi şeytan! Âcib Bey kelamımı noktalayınca ellerimi büyük bir coşkunlukla sıkıp bağırdı “Vay sağ olasın efendi! Zaten sıkılmıştım bu muhitten.” Yıllardır göğe doğru dönmemiş kafasıyla gerisin geri yol aldı. Nereden bilebilirdim ki Âcib Bey’i son kez gördüğümü? Ertesi gün akşama doğru Anadolukavağı’na avdet ettiğimde, iskelede büyük bir uğultunun ortasında buldum kendimi “Ölmüş.” “İstanbul’dan getirdiler cenazeyi.” “Ölüm sebebi ne ola ki?” Uğultular birbirine geçip manasız sözlere dönüştüğünde kalabalığın ortasına doğru ilerledim. Vay ki ne göreyim? Âcib Bey boyu boyunca uzanmış yatıyor! Yıllardır yerde gezen başı bu defa kapkara göklere bakıyor, dudaklarında gayet büyük bir tebessüm, mesrur vaziyette uyuyordu. Sormadan edemedim kendime, nasıl ölmüştü bu adam? Kimse kesin bir cevaba vâkıf değildi ki uğutular gittikçe büyüyordu. Kalabalığı susturup bu garibi teamüllere göre defnetmek gerektiğini, fazlaca bekletilmemesini, aksi halde günahının bizim boynumuza olacağını hatırlattım. Gece vakti cenaze gömüldüğü pek görülmemiş bir şeydir fakat gel gör ki adıyla maruf bu adamı, Âcib’i gece yarısı defnettik. Şimdi defnedilmesi gereken bir şey daha vardı Bu adamın nasıl öldüğü sorusu... Cesedi ilk müşahede edenlere sual ettim evvela. İstanbul’dan gelip iki adamın, cami imamına haber vererek cenazeyi iskeleye bıraktığını ardından döndüklerini öğrendim. “Zavallının adresini nereden biliyorlar bu iki zat?” İhtiyarca bir adam dişsiz ağzıyla yanıtladı sorumu “Adamın kimliği de mi yok yahu? Anadolukavağı yazıyor işte! Ben elbette Sertaharri Memuru Rıza Bey değildim. Vaziyeti tek başıma çözemezdim. Belki de zavallı bir cinayete kurban gitti, ihtimal uzak olsa da imkânsız değildi. Derhal merkeze bir telefon açıp vaziyeti tetkik için malumat verdim. İş bu ya? Ucu açık bu soruşturmayı Rıza Bey üstlenmişler. Dün elime mektubu ulaştı. Şöyle diyordu “Anadolukavağı eşrafından Recep Beyefendi günlerdir soruşturmasını sürdürdüğüm bu ölümün sırrını nihayet çözdüm. Nasılını size anlatmayacağım zira meslek sırrıdır. Bilmeniz gereken şudur ki bunun için Âcib Bey’in hayatı bana yol gösterdi. Sarsılmaz bir hakikattir ki Âcib Bey’in ölümü bir söz yüzünden olmuştur. Zavallıya, eşrafınızdan biri İstanbul’un taşı toprağı altındır’ deyip onu buralara kadar sürüklemiş. Âcib Bey de bu sözü kendi muhasebesine sunmadan atladığı ilk vapurla Eminönü’ne gelip bu manasız sergüzeştine başlamış. İkindi sularında Cağaloğlu yokuşunu çıkarken madeni bir parıltı ilişince gözüne koşturup gitmiş ki bugünlerin herhalde en değerli metallerinden bir Avro bulmuş. Zavallıcık! Oh, nihayet zengin oldum!’ diye sevinç haletiyle başını göğe kaldırıverince, yıllardır yere bakmaktan kireçlenen boynu kırılmış. Bin bir vakaya ve sergüzeşte konu olmuş şahsım dahi böylesi müstehzi bir sonun dehşetinden hırpalanmıştır. Bir ölümün muammasına gafil kalmadığınız ve Rıza Bey’e bir kıssa hediye ettiğiniz için size minnettarım. Sertaharri Memuru Mehmet Rıza” Mektubu hayretler içerisinde okudum. Şimdi bu hakikati kime desem inanmazdı ve belki bu ölümün müsebbibi olarak beni görürlerdi. O sebeple ben, dilimin ucunda çırpınıp duran şu sözü söyleyip susmaya ant içiyorum Vay Âcib Efendi vay, demek böyle vefat ettin. KULAKTAN KULAĞA ELİF KAYNAK HATAY TED KOLEJİ 9. SINIF Binlerce orman yanmış Dün söylediler Yazık oldu ormanlara Kadınlar öldürülüyormuş Dün duydum Yazık oluyor kadınlara Paraları pırr edip uçuruyorlarmış Haber ettiler dün Yazık oldu emeklere Yalanlar söylüyorlarmış Beşikteki bebek duymuş Dün anlattı bana Yazık oldu hakikate Susturuyorlarmış Genç kalemleri, aydın fikirleri ve doğruyu söyleyeni Oysa henüz doğmamış çocuk da biliyor Herkes sussa da gerçekleri Ve bir varmış bir yokmuş Umut, zulümden çokmuş Güzelliğe hasret insanların, Görünmez yarınlara bir direnişi olmuş Tutsak dünler adına Gökten üç elma düşmek üzere Bir daha kimseye yazık olmasın diye Araştırma ve ödevleriniz için her türlü kaynağı ve dokümanı En Geniş Araştırma ve Ödev Sitesi ile bulabilir ve İsterseniz siz de kendi belge ve çalışmalarınızı gönderebilirsiniz! Her türlü ödev ve ile kolayca bulabilirsiniz! Araştırmalarınız için Arama Yapın Araştırmalarınız için Arama Yapın Çok Gezen Bilir Tez Savunması örneği Çok Gezen Bilir Tez Savunması örneği dokümanıyla ilgili bilgi için yazıyı inceleyebilirsiniz. Binlerce kaynak ve araştırmanın yer aldığı sitemizden ücretsiz yararlanabilirsiniz. Yazı Girişi Rakip arkadaşlarımızdan biri “Allah’ın ilk sözü oku’dur, Allah bizden okumamızı istiyor.” dedi ve salondan büyük alkış aldı. Sıra bana geldiğinde; “Allah’ın ilk sözü okudur. Doğru. Allah Kur’an-ı Kerim’i okuyun diye emretmiş. Şimdi soruyorum size İçinizden hanginiz Kur’an-ı Kerim’i okumasını biliyor? ” deyiverdim çocuk aklımla. Konuklardan büyük alkış aldım. Bu alkış bana cesaret verdi. Yine rakiplerimizin “Cahillerden her kötülük gelebileceği” sözlerine de; O günlerde gazetede okuduğum, hocalarının arabasını yakan, üniversite kapılarında olay çıkaran öğrencileri hatırlatıp “Bunları yapan okumuşlar mı, yoksa cahiller mi?” deyiverdim. Yazının Tamamı aşağıdadır! Çok Gezen mi Bilir? Çok Okuyan mı? Münazara Örneği Çok Gezen Bilir Tezi Savunması örneği Rakip arkadaşlarımızdan biri “Allah’ın ilk sözü oku’dur, Allah bizden okumamızı istiyor.” dedi ve salondan büyük alkış aldı. Sıra bana geldiğinde; “Allah’ın ilk sözü okudur. Doğru. Allah Kur’an-ı Kerim’i okuyun diye emretmiş. Şimdi soruyorum size İçinizden hanginiz Kur’an-ı Kerim’i okumasını biliyor? ” deyiverdim çocuk aklımla. Konuklardan büyük alkış aldım. Bu alkış bana cesaret verdi. Yine rakiplerimizin “Cahillerden her kötülük gelebileceği” sözlerine de; O günlerde gazetede okuduğum, hocalarının arabasını yakan, üniversite kapılarında olay çıkaran öğrencileri hatırlatıp “Bunları yapan okumuşlar mı, yoksa cahiller mi?” deyiverdim. Sanki içimden bir ses beni yönlendiriyordu. Ve arkasından Macellan’ın, dünyanın yuvarlak olduğunu okuyarak değil gezerek ispatladığını söyledim. Birçok icadın okuyarak değil; gezip görerek, araştırma, inceleme yaparak, gözlem yaparak gerçekleştirildiğini söyledim. Arşimet’in suyun kaldırma kuvvetini, Edison’un elektrik ampulünü, Cristof Colomp’un Amerika Kıtasını okuyarak bulmadığını söyledim. Konuşmama biraz ara verdiğimde veya cümleler arasında alkışlar geliyordu. Bu alkışlar büyüyor büyüyor, sanki bir hamamda yankılanıyordu. Alkışlardan, konuşmamın gayet iyi gittiğini anladım. Uzay, Güneş, Yıldızlar ve Ay hakkında bilgilerin okuyarak değil, gezerek elde edildiğini, yeryüzü haritalarının gezerek ve görerek çizildiğini söyledim. Şu anda hatırlayamadığım başka şeyler de söyledim. Bu arada heyecanı falan unutmuştum. Konuşmama devam edecekken, konuşma süremim bitmesi nedeniyle, jüri başkanının süremin bittiğini bana işaret edeceğini anlar anlamaz da, “Daha söyleyeceklerim bitmedi ama sürem bitti” dedim. Zamanı iyi kullanabilmek de puan getiriyordu çünkü. Bana ayrılan sürede konuşmamı bitiremez, konuşmam yarıda kalırsa, puan kaybedecektim. Konuklara saygılar sunup grubuma döndüm. Alkışlar bir müddet daha devam etti. Galiba konuşmam beğenilmişti. Jüri üyelerinin değerlendirme aşaması bana yıl kadar uzun geldi. Son konuşmamı yaptıktan sonra, biraz umutlanmıştım. Belki de münazarayı biz kazanacaktık. Şükrü Bey sonucu jüriden aldı ve mikrofona geldi. Münazaranın galibini açıkladı. Aman Allah’ım! Münazarayı bizim grup kazanmıştı. Dünyalar bizim olmuştu. Ayrıca konuşmacılardan birinci ve ikinci sözcü seçilmişti. Tezini en iyi savunan konuşmacı ben seçilmiştim. Birinci sözcü olduğum için bana bir de ödül verdiler. Atatürk’ün Nutkunu. EkleyenÜmit SERTKaynakAlıntıdır Aradığınız Dokümanı Bulamadıysanız, Farklı Araştırmalar Yapmak İstiyorsanız Site İçi Arama Yapabilirsiniz!Ödev ve Araştırmalarınız için Sitesinde Kaynak Arayın Ödev ve Araştırmalarınız için Arama Yapın Diğer Dökümanlarımızı görmek için tıklayın. Siz de Yorum Yapmak İstiyorsanız Sayfanın Altındaki Formu Kullanarak Yorum Yazabilirsiniz!Toplam Yorum Sayısı 106Önceki Yorumları Göster!Son 5 Yorum Aşağıda Listelendi!yusuf ali - 0816 çok gezen daha iyi bilir türkiye haritasını okuyarakmı çizdiler gezerekmi gezerekGökçenur - 1321 sizin sayenizde kazandım sağolun ZİYARETÇİ - 1507 BENCE ÇOK GEZEN BİLİRMÜNTEHE YRB - 1630 Bencede gezen daha iyi anlar ve daha iyi bilir Ayça Çakır - 2024 Bence çok okuyan bilir pazartesi münazara var ayrıca gezilen yer hakkında bilgin olmadan gezersen hiçbir şey anlamazsın hatta para ve zaman kaybı olmuş olur bu okuma-yazma bilmeden sokak tabelasına bakmak gibidir. Sadece fikrimi söyledim Yorum Yaz Yorumunuz site yönetimi tarafından onaylandıktan sonra yayınlanacaktır! 7. Sınıf Türkçe “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” atasözünü metin ile ilişkilendirerek yorumlayınız. konusunu kısaca ve uzun ele alacağız.“Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” atasözünü metin ile ilişkilendirerek yorumlayınız. konusu ile ilgili kısaca bir yazı örneği ;Cevap İnsanlar okuyarak birçok bilgiye erişebilirler okumak insana birçok şeyi öğretebilir. Fakat öğrendiklerini tekrar etmediği sürece bu bilgiler bir süre sonra unutulur gören bir insan hayatı yolculuklarda geçtiği için bu süre zarfında hem okur, hemde gezdiği yerlerin bilgilerini görsel olarak öğrendiği için bunlar yalın bilgi değil hatıra olacaktır. İnsan beyni hatıraları kolay kolay silmediği için bu bilgiler hatıra kalır.“Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” atasözünü metin ile ilişkilendirerek yorumlayınız. konusu ile ilgili uzun bir yazı örneği ;Cevap Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı sorusunun cevabını arayalım. İnsanlar genellikle çok okuyan bilir gibi bir kanı içerisine sevgimizi bu soruyla arttırmaya çalışırlar, fakat bu ikilemde mantıklı olarak düşündüğümüzde bu ikilem yan yana gelmemelidir. Bu ikisi de birbirinden ayrı olgulardır. Çok gezen insan hayatının önemli bir kısmını yolculuk yaparak geçirir. Yaşadıkları, gördükleri ona tecrübe edinmesini gördüğü yerler görsel hafızasıyla kaydolduğu için bu bilgiler taze kalır. Çok okuyan insanlar ise kitaplardan birçok bilgiye kolaylıkla ulaşabilir. Bilgiye pratik ulaşabilmesinin yanı sıra gezen kadar detaylı bilgiye sahip değildir, hafızasında bu bilgiler taze kalmayabilir. Okuyan insanın hafızasının alabileceği bir kapasite vardır. Doğal olarak bir süre sonra öğrendiği bilgileri unutacaktır. “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” atasözünü metin ile ilişkilendirerek Hakkında Soru Sormak İster Misiniz ? Yorum ve Düşüncelerinizin Bizim İçin Ne Kadar Değerli Olduğunu Biliyor Musunuz ? Destek ve Yorumlarınız için Tıklayınız...

çok gezen bilir ile ilgili yazı